SJ Financial II - шаблон joomla Форекс

wrapper

SENİRKENT EFSANELERİ

ALİ DİDE EFSANESİ
Babamdan işittiğime göre Ali dide derlermiş saf bi arkadaş varımış, bu arkadaş harman yerinde harman savırırken harmancılar:”Ali dide bi üfürüve de yel cıksın,” derlerimiş. Ali dide iki daş koyaraktan iki daşın arasından bi şeyler okur okur üfürüverimiş. Sonra yel çıkarımışımış.
Leticede Ali dide Taşmescit mah. yattığı yatırın olduğu yer harımımış. Böle büyük avlı. Ölmeden vasiyet etmiş.”Ben öldükten sonra beni şura gömün” demiş Leticede ALi dide ölmüş. Yıkamışlar “Canım götürün şunu, yukarı Bayramcığa götürün gömün ” demişler. Tabuta gomuşla tabuttan Ali dide gakmamış. Leticede oldugu yere gömmüşle. Yatırı halan mahallemizde bulunmaktadır.
 
AYAZMANA EFSANESİ
Eveli bi anaynan gızı varımış. Evleri bitecik odayımış. Bunnarın bi sürü goyun guzuları varımış. Yakınnarında da su yoğumuş. Ot bolumuş amma gelgelelim suları yoğumuş. Goyunnarı sulamaya de uzaklara giderlerimiş.

Gız çok bıkmış, goyunnarı sulamak için uzaklara gidip gelmekten. Oturmuş, Allah’a yalvarmış. “Allah’ım, ne oludu şuracıkda su olaydı. Su çıkar da istesen evimin ortasından çıkar ” demiş. Bunun üzerine odanın ortasından çıkan su meydana gelmiş.

Bi gış günü guru darı bi şey bişirceklerimiş. Yakıcakları galmamış. Gadın, yakıcak aramaya dışa çıkıyomuş. Amma, soğukdan, fazla uzaklaşamadan dönüyomuş.Her defasında da gız sormuş : (Ayaz mı ana? ) Derkene Oranın adı * Ayazmana * kalmış.

 
BUĞDAY EFSANESİ
Eskiden buğdeylerin bi tek kellesi değil ta köküne kadar buğdey kelleleri varimiş. Bi gadın çocuğunun pisliğini bu buğdey kalleleriyle silmiş. Allah da “Sen benim nimetimle nasıl pislik temizlersin” diye çok kızmış ve bi sıvamasıyla buğdey saplarında hiç kelle kalmamış. Dünyadaki kedi ile köpekle bağrışmaya başlamışla. Allah’a “Sen insanları cezalandırırken bizim ne suçumuz va” demişle. Allah da hinciki buğdeyin biteceği kellesi va ya işte onu da kedilerin, köpeklerin nasibi olarak goyvermiş. Hinci insanla kedilerin, köpeklerin nasibini yeyyomuş.
 
ÇÖKEK EFSANESİ
birinci rivayet
Bi yaşlı gadın varımış. Bu yaşlı gadın yalınız oturuyomuş. Heç durmadan çıkrık çeviriyomuş. Bi gün gapıya isteci gelmiş.”Çok acım, accık ekmek ve” demiş. Yaşlı gadın, “hinci veremem, çıkrık çeviriyon” demiş. İsteci de ” o çıkrık gibi döne döne yere gömül git” demiş. Bi müddet sonra döne döne o ev yere gömülmüş. Orası da öle çukur galmış. Meğerse o gapıya gelen isteci ermişlerdenimiş.
 
ÇÖKEK EFSANESİ
ikinci rivayet
Kasabanın alt kısmında büyükçe bir yer çökmüş ve çukur bir vaziyette dir. Buranın çöküşü şöyle olmuştur: Bir kadın burada çıkrık ile ip sallarken her nerden çıktıysa bir sel olmuş ve komşuları ona “yerin dibine batsın” diye ilenmişlerdir. Bu ilençten sonra kadın oldugu toprakla beraber çökmüş ve kaybolmuştur. Bu çöken kişinin erkek olduğu hakkında da rivayet vardır. Bütün dede ve ermişlerin burada geceleri burada toplandıklarına inanılmaktadır.
 
DEVE YUDAN EFSANESİ
Eskiden burda yörükle varımış. Onna burda temelli durmayyomuş. Develeriyle ordan bura göç ediyollarımış. Senget’te çamırlı, sulu, bataklık bi yerden bu yörükle geçeken devenin biri üstünde pırtılarınan gelininen bu bataklık yerde çakılmış galmışla. Deve gittikçe toprağın altına gidiyomuş. Sona deve pırtıla gelin eğice bu bataklığa gömülüp gitmişle. Senget’teki bu bataklık yere ondan bu yana deveyi yuttuğundan Deve yudan denilmiş.
 
DİKMEN TEPE EFSANESİ
Çok eskiden Senirkent ufak bir yerleşim yeri imiş. Bir gün Yassıören tarafından Kutup İbrahim dede geliyormuş. Senirkent’liler Kutup İbrahim dedeyi görmüşle ve kendisine kim olduğunu sormuşlar. Kutup İbrahim dedenin ermiş biri olduğunu öğrenince “madem ki ermiş, bize kerametni göstersin” demişler. Kutup İbrahim dede orada Allah’a dua ederek ellerini havaya kaldırmış ve orada dik bir tepe meydana gelmiş.
Şimdi orası Dikmen Tepe olarak dilden dile anlatılmakta, nesilden nesile aktarılmaktadır.
 
ENGEL TEPESİ EFSANESİ
Osmanlı Hükümdarı Murad Hüdavendigar tebdil-i kıyafet ederek beş yüz atlı ile Osmanlı devletine yeni katılmış olan bu bölgenin durumunu kontrol için Senirkent ovasına gelmiş. Bu sırada Nebi harımı denilen sırtların üzerinde sürüsünün başında bulunan Şah Ahmet Veli uzaktan gelen zatın Padişah olduğunu anlayarak bir fakir çorbası içmesi için çobanını göndererek çadırına davet etmiş. Fakat padişah dağ başında bir çobanın ayağına gitmeyi gururuna yediremeyerek “Ben oraya çıkacağıma sen buraya en gel” demiş. Bunun üzerine Şeh Ahmet Veli dağla beraber padişaha doğru heybetle yürümeye başlamış.
Padişah bu zatın küçümsenecek bir kimse olmadığını anlayarak “Eğlen ya devletlü” diye dağın kendi üzerine gelmesini önleyip Şeh Ahmet Veli’nin ayağına giderek elini öpmüş. Engel Tepesi civarında bugün ışıklar yeri denilen araziyi aşardan muaf olmak üzere bağışlamış sürüsünden de koyun vergisi alınmamasını irade buyurmuş.
 
EPŞİR BEŞİR DEDE EFSANESİ
Epşir Beşir dede, kasabanın Şehlermahallesinde yatırı, türbesi bulunan bir ermiştir. Epşir Beşir dede, orduda yüzbaşı iken Senirkent ovasında şehit düşmüş ve bu mevkiine gömülmüşler. O zamanlar orada evler yoktu, şehidin mezarı selametteydi. Daha sonra oralara evler yapıldığında Tortoplar, Epşir Beşir dedenin sağ kolunun üzerine evin duvarını bilmeden koymuşlardır.
 Aradan zaman geçince Dede, insan kılığında vekalete giderek kendini tanıtmış ve şikayette bulunmuştur. “Benim sağ kolumun üzerine Tortoplar ev yaptılar onu alın” demiş. Bu şikayet üzerine devlet adamları gelmiş kontrol etmişlerdir. O zamanlar Tortoplar Senirkent’te nüfuzu geçen aileymiş.
 Onun için zabıta onlara bir şey dememiş, şikayeti geçersiz saymışlardır. Bunun üzerine bir gün dede duvarı evin içine iterek yıkılmasını sağlamıştır. Bunun kerameti anlaşılınca Tortoplar duvarı yaparken içeri çekmişler, dede’yi selamete çıkarmışlardır. Daha sonra devlet tarafından bir bayrak hediye edilmiştir. Burası türbe haline getirilmiştir.
 
 GELİN EFSANESİ
 Bi evin gızı varımış. Gız arada evin kilerini süpürürmüş. Her süpürdüğünde yirmi beş kuruş bulurumuş. O zamana göre yirmi beş kuruş büyük parayımış. Bi gün tekrar süpürmeye gittiğinde allı pullu bi gelin görmüş. Çok gorkmuş. Gelin ona “gorkma” demiş. Meğerse gelin, orda galıyomuş ve ermişimiş. Gız oayı temizleyvediği için para goyyomuş. “Amma, beni gördüğünü kimseye söyleme” demiş. O da “olu” demiş. Gız bi süre daha süpürmüş., para bulmuş. Amma bigün anasına onu gördüğünü azından gaçırmış. Ondan sona da ne gada süpürse para bulamamış. Gelinide heç görmemiş.
 
GELİNCİK DAĞI EFSANESİ
Birinci rivayet
 Bu çevrede yaşayan taze bir gelinin daha gelinlik zamanının ilk günlerinde adı lekelenince, izini kaybettirmek için ortadan kaybolmuş ve dağlara çıkmıştır.Döne dolaşa, Gelincik dağına çıkmış. Orada dolaşırken bir bakmış ki ortada ateş yanıyor. Mevsim kış olduğu için, gelin, bunda bir iş olduğunu anlamış. Fakat günlerdir ateş görmediği için mezar kazmış. O sırada kerametlendiğini mi ne anlamış, ne yapmışsa hemen eline esi(Uç kısmı yanmış odun) alarak atmış. Atarken ” buraya bana gelemeyen, ziyaret edemiyen, kurban kesemiyen ateşin düştüğü yerde yansın” demiş Esiyi üç ayrı yere atmış. Bunlardan Yassı ören altındaki yanık kara ağaç herkes tarafından bilindiği halde öteki iki yer pek bilinmiyor.
Gelin esileri atıktan sonra dizleri ile ellerinin üzerine düşmüş, sonra yok olmuş. Kazdığı mezar yatır haline gelmiştir. Sonradan, dizleri ile ellerinin konduğu yerde otlar bitmiştir. Mezarının üzerinde ise muş adı verilen fesliğe ne benzeyen kokulu ot ve çiçekler bitmiştir.
 Gelincik, kış yağmuru istendiği zaman çeşitli itikad ve yollarla anılmaktadır. Oraya her giden, taş tepeciğin taşlarının arasına birer değnek sokar, gelir. Yağmur yağmadığı ve karanlık olduğu zaman oradan birer değnek alınır ve göle atılır. O zaman yağmur yağar. Bir yıl bütün oradaki bütün değnekleri toplayıp getirmişler. O zaman kış uzun sürmüş, kar kalkmamış. Ve değnekleri geri götürüp yerine koyunca kar, kış kalkmış.
 
GELİNCİK DAĞI EFSANESİ
ikinci rivayet
 Gelincik Dağı oldukça yüksektir. Bu dağın zirvesinde dağın adını alan Gelincik Ana’nın gabri vardır. Efsaneye göre vaktiyle yayla yaylamaya göçen obaların içinde bir gelin ile gaynatası varmış. Çadırlarını gurcakları yere gelip çadırlarını gurup, gaynatasına odun gerekmiş.
Gelin, o an aklına gelen geçen seneden galan, toprağa soktuğu üç yanık esiyi alıp getirmek için soktuğu tarafa gitmiş. Topraktan çekip getirmiş.
Hala yanmakta olduğunu gören gaynatası hayretler içinde galarak esinin toprağın içinde bir sene yanık galmıyacağını, gelinin başka bir amaçla oraya kendinden önce geldiğini ve kendini gandırdığını söylemiş.
Gelin tüm saflığıyla bakmış. Elindeki yanık esileri tüm güç ile atarak “Allah’ım, canımı al” demiş ve can vermiş.
Attığı esilerden biri olduğu yerde, ikincisi kendisinin aşağısında ki Akdere denen derenin içinde, üçüncüsü Yassıören’in altında bulunmaktadır. Altı ağaç, üstleri yarım metre gadar yanık durmaktadır. Adları yanık gatrandır. Adak adayıp dilek dilerler. Bu ulu dağ, adını, gelinin başından geçen işten sonra almıştır.
 
İKİ KARDEŞ EFSANESİ
 Bi oğlan bi kız iki kardeş yetim kalmış. Oğlan çoban olmuş. Kız ağabeyisine hergün yemek eletiveriyomuş. Bi eletikene, iki eletikene.bi gün gel
memiş. Üçüncü günde oğlanın gözü yolda kalmış. Baka gelmemiş baka gelmemiş. Oğlan hırslanmış. O sırada kız aşma ile gelikene Oğlan fellini bozmuş. Kötü davranış yapmaya kalkmış. Oğlan kıza doğru siyitirkene kız, ağabeysinin niyetini anlamış. Kız da siyitmeye başlamış. Kız önde, oğlan arkada. Kız siyitmiş oğlan siyitmiş, kız siyitmiş oğlan siyitmiş.
Kız, elinde ekmek boçası, yemek aşması ile siyitirkene: “Ya Allah’ım ya beni öldür, ya beni daş et. Ben dutulcam. Ya daş olayım, ya şuracıkta öleyim Kardeşimin günahına ortak olmayım.” diye Allah’a dua etmiş, yalvarıp yakarmış. Oğlan kızı tam dutacakkene, dutmak için elini uzatıkene daş kesilmiş.
 
KARI ASLAN EFSANESİ
 Bugün Senirkent ile Uluborlu ilçeleri arasında yer alan ovanın adını bu efsaneden aldığı söylenir. Şöyle söylenir: Burada, genç yaşta iki oğlunu bir kocasını savaşta kaybetmiş yapayalnız, bir kimsesi olmayan bir kadın yaşarmış. Kışın Senirkent’e gelir, yazın ise birkaç dönümlük arazisini ekermiş. Etraftan gelen yardımları almaz, “elim ayağım tutuyor, bedava para almam” der haline şükredermiş.
O zamanlar eşkiyalık almış yürümüş. Etrafı kasıp kavuruyor,milleti haraca kesiyorlarmış. Birgün bu temiz ve gururlu kadın, gece karanlık olduğun da küçük bağ evine girmiş. Tam yatağa uzanacağı sırada dışarıdan ayak sesleri işitmiş. Köpekleri havlar. Kadın, bunun üzerine kocasından yadigar kalan kamasını bıçağını alır.
dışaarıdan gelen sesler, erkek sesidir. Önce şaşırır. Eşkiyalar kadına uzak yoldan geldik, karnımız açtır bacım, Tanrı misafiri kabul eder misin” derler kadın “Tanrı misafirini ağırlamak başımız üzre, boynumuzun borcudur buyurun ağalar, hele şöyle içeri geçin” der. Onları ağırlamak için tavuk keser ,üt, kaymak ve evinde bulunan şeylerden ikram eder. Eşkiyalar karınlarını doyurur. Kadın, elinden geldiği hürmeti gösterir. Ellerini yıkamaları leğen getirir.
Eşkiyalar kadına “senin erkeğin, çoluk çocuğun yok mu” derler. Kadın bunların niyetlerini anlamıştır. Fakat belli etmez. Eşkiyalara kocasının az ileride iki oğluyla çalıştığını söyler. Eşkiyaların yanından kadın bir ara ayrıldığında eşkiyalar “bu karı aslan gibi, biz buna kötülük edip malını çalmayalım.
O bize hürmet etti. Bize insan olmanın ne demek olduğunu gösterdi.” derler.
Orada bir daha kötülük yapmayacaklarına and içerler. Onların bu cesur kadın için söyledikleri söz, zamanla halk arasında yayılır. Tabi yayılırken bazı değişmeleri olur. Sonunda Karı Aslan bugünkü “Karaaslan” şekline dönüşür.
 
KIRKPINAR EFSANESİ
 Çok eskiden bu düzlükte hiç su yokmuş. Buraya ermişlerden biri gelmiş.
Abdest alacakmış. Su aramaya başlamış. Her yeri aramış, fakat su bulamamış Eline asasını alıp “bunu nereye batırırsam su çıksın” diye dua etmiş ve bastonunu toprağa batırmaya başlamış. Yelli yurt diye bir sırta gelmiş. Bakmış ki şafak atıyor. Koca yayla dedikleri yeri ve dağın bu tarafını işaret ederek bu tarafın karları yetsin, erimesin” demiş ve kaybolmuş. Ondan sonra buradaki pınarların çokluğu dolayısıyla Kırkpınar demişler. O ermişin dediği gibi dağın bu tarafı yani Senirkent’e bakan kısmının karları en sonra erimiş.
 
KIZLAR KAYASI EFSANESİ
 Rivayete göre Kumdan Şehri XVi. asır sonrası depremi ‘sonunda yıkılmıştır.Nüfusunun kırk bin dolaylarında olması ölü sayısının artmasına sebeb olmuştur. Kerpiç olan evler tamamen yıkılmış, harabe haline gelen şehre Yassıviran adı verilmiştir. Söylentilere göre iki bin ev yıkılmış. Bu yıkıntılar arasında bir ailenin bütün büyükleri ölmüş. Aynı odada kalan altı kız kardeş Allah’ın esirgediği kimselermiş, kurtulmuşlar. Köyün Toroslar’ın devamı halinde seyreden dağlarına çıkmış insanlar. Kimilerinin babası ölmüş, kimilerinin anası. Her iki büyüğünü kaybeden altı kız kardeş. mutsuz, umutsuz bir halde dağlara çıkmışlar. Aç susuz, günlerce perişan bir halde ne yapacaklarını şaşıran kardeşlerin en küçüğü Melike adındaki kız, ablalarının bütün üzüntülerine karşı ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette dağa çıkarken ayaklarının altından çıkan bir taşla dengesini kaybederek düşmüş. Ayağının altından çıkan taştan su fışkırmış. Rivayet bu şimdi bir kasaba (Yassıören) ve bir kaza (Senirkent)in içme suyunu karşılayan Değirmen Deresi suyu hasıl olmuş. Öksüzler, yollarına devam ederek uçurumları, dereleri aşmışlar. Büyük bir kazanın dibine vardıklarında yemyeşil bir koyak ve küçük bir pınar görmüşler. En büyükleri: “Kardeşlerim, biz burada eyleneceğiz; artık, yuvamız yurdumuz burası.” demiş. Kayanın ine benzeyen yerini güzelce temizleyip oturulacak hale getirmişler. Aradan uzun yıllar geçmiş. Kızlar, yerlerinden memnun, buldukları ot ve avladıkları hayvanlarla beslenmişler. Civar köylerde bu altı kardeşin bir dağda yaşadığını öğrenenler, boş durmamışlar. O zamanların emniyet görevini yürüten kolluk kuvvetlerine durumu bildirmişler. Bir gün öyle bir olay gelişmiş ki dillere destan. Sabahın ilk ışıkları kayalara vururken kızlar uyanmış. Ortanca kız menekşe gözlü Huri, kalkıp kayalardan aşağı baktığında bir grup insanın kendilerine doğru geldiklerini görmüş. Bağırmış “Hepiniz kalkın, gelenler var aşağıda.” demiş. Hepsi, kayanın ucuna gelerek bakmışlar aşağıya. Büyük kız: “Yandık!” diye bağırmış Gelenlen sultanın kuvvetleriymiş. Kızlar, koyak içine doluşmuşlar, onları ve olacakları bekliyorlarmış. Korktukları yüzlerinden okunuyormuş. Gelenler koyağın önündeydiler. içlerinden biri bağırarak kızların dışarı çıkmasını istediler. Kızlar birer birer dışarı çıktıkları an, genç bir asker.en büyük kızın kollarından tutup pos bıyıklı birinin karşısına getirdi. O, gür sesiyle bağırdı. – Kimsiniz, ne arıyorsunuz burada? – Zelzeleden sonra buraya geldik, herkes gibi. – Daha sonra köye niye inmediniz? Ne yatacak bir yer ne anamız ne babamız ne de tarlamız var, dedi büyük kız. Pos bıyıklı adam, göz altından kızı süzüyordu. Kız genç, güzel ve boylu posluydu. Adamlarına: “Alın bunları götürün.” dedi. “Yalnız ablaları kalacak.” diye gürledi. Rivayet olunur ki kızı iğfal ettikten sonra kızı götürmeye çalışmış, kız direterek gitmeyeceğini söylemiş, kardeşlerinin de götürülmemesi için yalvarmış. Fakat karar kesindi. Hepsi bir odaya doldurulmuşlardı. Büyük, ötekilerin yüzüne bakamıyordu ayrıca ağlıyordu. Derken içeri o adam girdi. – Hepinizi serbest bırakıyorm. Yalnız ablanız kalacak, dedi. Rivayet edilir ki abla, kaldıktan üç gün sonra ölür. Geri kalan beş kız ise tekrar yuvalarına dönerler. Ablalarının dönmeyişine üzülen kızlar, yüksek bir kayanın üstüne çıkarak birer birer atlayıp intihar ederler. Bugün dahi beş mezarın yeri belli belirsiz taşlarla çevrilidir. O günden bu yana oraya giden göçebe yaylacılar kayanın adına Kızlar kayası, pınarına ise Kızlar Pınarı adını vermişlerdir.
 
KUSAK DEDE EFSANESİ
 Birkaç yolcu dağ kenarında gezerken grip hastalığına tutulmuşlar ve şimdiki Kusak Dede denilen yere gelmişler. Oradaki adam da daşın kuzeyi tarafına gelmiş ve daşı yüzükuyu yana çevirmiş. Oradan bir avuç toprak alıp onlara vermiş. “Bu toprağı siz bir sahın veya bir tas içersine koyup üzerine dökünüz ve toprak eridikten sonra su bulanır. Ertesi gün toprak dibine oturup su beyazlanır. O sudan besmele ile siz birer yudum içiniz” demiş. Onlar da aynen öyle yapmışlar. Öksürük ve grip hastalıklarından o evliyanın yüzü hürmeti için iyi olmuşlar. Ve bu meseleyi şehrin içerisinde herkese duyurmuşlar. Bundan dolayı buraya Kusak Dede derler.
 
ÖLÜ KADIN EFSANESİ
 Bi karı koca varımış. Kadın çoğa çocuğunu arkada bırakarak ölmüş. Koca’Ben çoğa çocuğa nasıl bakacam?” diye, üzülüyomuş. Kadın da öbür dünyada: “Kocam hem çalışıp, hem çocuğa nasıl bakacak?” diye üzülüyomuş. Allah da geline izin vermiş. “Hergün gidip gidip geceden geceye evin işi yapacan, çocuğu emzircen, mezerliğe döncen” demiş. Kadın kefiniyle geceden geceye gelmiş, çocuğunu emzirmiş evinin işini yapmış. Yemeği bişirip tekrar mezere dönüyomuş. Kocası bu duruma şaşırmış. “Ya Rabbi, ben dağ başında kuş uçmaz, kervan geçmez yerdeyim. Karım yok, komşum yok. Kapıyı kilitleyip gidiyom. nasıl evim süpürülüyo, bulaşığım yunuyo, çocuğum emziriliyo. Kim ediveriuo bunu?” diye düşünmüş. “Karım öldü, kim ediyo” diye şüphede kalmış. Bi gün olmuş, yatmayıp samanlığa girmiş. Kim gelip gidecek diye, dehlemiş. Kadın evine çıkmış varmış. Kefiniyle çocuğunu emzirirkene kocası dutmUş: “Sen ölmemişsin, seni salmacam” demiş. Kadın: “A ben öldüm. Allah bana izin verdi. Çocuk büyüyene gelip gitcem” demiş. Mezerliğe gitmiş “Sen sözünü dutdun” diye, çocuk büyüyesiye kadar salmışla. Çocuk büyüdükten sonra salmamışla. Kocası da Allah’a şükretmiş. “Büyük Allah’ım garip halime sen baktın, masum çocuğumu sen korudun. Her zaman için sana sığınırım” diye şükür etmiş. Allah’a sığınmış.
 
UZUN HENDEK EFSANESİ
 Engel Tepesi’nin iki yüz metre ilerisinde bir de Uzun Hendek vardır.Bu Uzun Hendek efsanesi halen daha anılmaktadır. Asırlardan kalma bir efsanedir. Bu Uzun Hendek, evliyalar tarafından kendi ışıklarını kendileri yakarak bin metre uzunluğunda olan bu hendek bir gecede sabaha kadar atılmıştır. Şafak sökerken sabah bitirmişler. Bellerini, küreklerini, kazmalarını zipleyerek kaybolmuşlar. Buraya Uzun Hendek veya Işıklar yeri denilir.
halen daha burada evliyaların ışık yaktıklarını gösterirler. Burada ışıklar bire yanıp söner.
 
ÜÇ DERVİŞ EFSANESİ
 Esgiden üç derviş varımış. Bu dervişle bi gün demişle ki: “Yola çıkalım şu dünyada, ne va ne yok, öğrenelim.” Böyle deyip epeyi yer gezmişle. Dağda yorulup bi inde üyüyüp galmışla. Orda tam üç bin sene üyümüşle. Bu zamanda köpekleri onları üç bin sene beklemiş. Ondan sonram bunna galkmışla. Biri: “Ben köyden ekmek alı, gelEm demiş. Köye inmiş. Köy onların bildiği köy değilmiş. Bi dükkandan ekmek isteyip iki gara metelik uzatmış. Dükkancı onun dilini annameyyomuş. Bu derviş başlarına ne geldiğini annamış. Dünyadaki insanlarına ne dilleri uyuyomuş, ne de elbiseleri uyuyomuş. Bunların üstünde esgi hayvan derisine bi post varımış. Onlarda elbise varımış. Hemen mağaraya dönmüş. Arkadaşlarına: “Arkadaşla, Allah canımızı alsın, biz gayı bu dünyaya ayak uyduramayız” demiş. Üçü de Allah’a du etmişle. Allah, canlarını almış. Onna o inde hala yatarımışla, köpekleri hala ölmemiş. Her zaman ulur dururmuş. Hani dağdaki uğultula va ya, işte bu uğultula o köpeğin sesiymiş.
 
YAĞ DÖKTÜM GUŞU EFSANESİ
 Hinci anlatıveceğin bi iki çocuk varımış. Anaları öveyimiş. Bi gün anaları evden gidince çocukla, ekmeğe yağ sürmeğe başlamışla. Yağı da yere dökmüşle. Övey ana gelince anamız geliyo diye netcez yağ yere döküldü, hinci
anamız bizi döye. “Bizi guş yap, Ya Rabbi” diye dua etmişle. Allah.
dualarını gabul etmiş. Onlara “ömrü hayatında ya döktüm ben gorktum diye çığrının durun” demiş. Bu guşla her zaman böle öterle.
 
YUSUF GUŞU EFSANESİ
 iki gardaş varımış. Bunların birinin adı Yusuf’muş. Bunların bi guzusu varmıŞ. Çok gıymatlıymış. Bi gün gezmeye götümüşle. Anaları, gaybetmen diye sıkı sıkı tenbih etmiş. Çocuk bu ya, öle vakti üğümüşle galmışla. Ordan, uyanmışla bi bakmışla guzu yok. Aramışla bulamamışla, eve de gidemolarımış. Yusuf, Allah’a dua etmeye başlamış. “Allah’ım” demiş. “Bizi ömrü billah guş et, guzuyu arayalım” demiş. Allah onları guş etmiş. Onla da Yusuf guzuyu buldu (n) buldu (n) buldu (n). Yusuf da bulmadı (m) bulmadı (m) diye hala öter dururlarmış.